|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2007/115
Karar Sayısı : 2009/80
Karar Günü : 11.6.2009
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN MAHKEMELER :
1- Aydın Bölge İdare Mahkemesi (Esas:
2007/115)
2- Eskişehir Bölge İdare Mahkemesi (Esas: 2008/78)
3- Danıştay Sekizinci Dairesi (Esas: 2007/61)
4- İzmir 1. İdare Mahkemesi (Esas:
2007/79)
5- Ankara 14. İdare Mahkemesi (Esas: 2007/47)
6- Bursa 4. Sulh Ceza Mahkemesi (Esas: 2007/54)
7- Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Mahkemesi
(Esas: 2007/52)
İTİRAZLARIN KONUSU : 30.3.2005 günlü, 5326 sayılı Kabahatler
Kanunu’nun;
1- 2. maddesinin,
2- 6.12.2006 günlü, 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının
(a) bendinin,
3- 16. maddesinin (2) numaralı
fıkrasının,
4- 27. maddesine 5560 sayılı Yasa’nın
34. maddesiyle eklenen (8) numaralı fıkranın,
Anayasa’nın 2.,
5., 9., 125., 138., 140., 142., 153., 155. ve 157. maddelerine aykırılığı
savıyla iptali ve yürürlüklerinin durdurulması istemidir.
I- OLAY
İdari yaptırımlara karşı açılan
davalarda, itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı oldukları kanısına
varan Mahkemeler iptalleri için başvurmuşlardır.
II- İTİRAZ VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
İSTEMLERİNİN GEREKÇELERİ
Başvuran Mahkemeler 5326 sayılı
Yasa’nın,
- 2. maddesi ile ilgili olarak özetle;
Kabahat tanımının belirsiz olduğu,
kanunda “kanunun, karşılığında idari yaptırım uygulanmasını öngördüğü
haksızlık” kabahat olarak tanımlanmakla birlikte bu tanımdan idari
yaptırımın ne olduğunun anlaşılamadığı, hukuk devletinin unsurlarından olan
belirlilik ilkesi ile hukuki güvenlik ilkesi uyarınca yasa kurallarının
anlaşılabilir açıklıkta olması gerekirken kabahat tanımı yapılırken bu
ilkeye uyulmadığı, tanımda yer alan idari yaptırım ve haksızlık kavramlarını
açıklayıcı bir düzenlemenin de bulunmadığı, hukukçuların dahi eksiksiz
anlayamadığı kabahat tanımının vatandaşlarca anlaşılmasının
beklenemeyeceği, kabahat tanımının açık olmamasına rağmen kanunu bilmemek
mazeret sayılmaz ilkesi gereğince kişilerin bu düzenlemeye göre
cezalandırılacak olmasının Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu,
- 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesiyle
değiştirilen 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi ile ilgili olarak
özetle;
Anayasa Mahkemesi’nin 1.3.2006 günlü, E:2005/108,
K:2006/35 sayılı kararında idarenin kamu gücünü kullandığı ve kamu hukuku
alanına giren işlem ve eylemlerinin idari yargı denetimine tabi olacağı
belirtilmiş iken getirilen yeni düzenlemede adli yargının genel görevli
kabul edilmesinin iptal kararı gerekçesinin dikkate alınmadığını
gösterdiği, idare hukuku ilkelerine göre tesis edilmiş olan işlemlere karşı
idari yargı yoluna başvurulabilmesi için bu yönde yasal bir düzenlemenin
varlığının koşul olarak aranmasının Anayasa’ya aykırı olduğu, söz konusu
düzenlemenin mahkeme kararlarına uyulmasının zorunlu olduğunu belirten
kurala aykırı olduğu, Anayasa ile
benimsenen yargı ayrılığı rejimine göre idari yargının görevli olması
gereken idari işlemlerin denetiminde yasa koyucu tarafından adli yargının
görevli kılınabilmesinin mümkün olmadığı ve yasa koyucunun bu konuda takdir
hakkının bulunmadığı, Anayasa Mahkemesi kararında yer alan gerekçe dikkate
alınmaksızın yeni yasal düzenleme yapılmasının kuvvetler ayrılığı ilkesine
aykırılık oluşturduğu, idarenin yürütmekle yükümlü olduğu hizmetleri gereği
gibi yerine getirebilmesi amacıyla idare hukuku alanındaki düzene aykırı
davranışlar nedeniyle yaptırım uygulama yetkisi ile donatıldığı; idari
yaptırımlar arasında yer alan ve idari bir yasağa aykırı davranılması
nedeniyle idari makamlarca kamu gücünün kullanılması suretiyle verilen
idari para cezaları nedeniyle çıkacak uyuşmazlıklarda idari yargının
görevli olduğu, idari işlem ve eylemlerin denetiminin bu konuda uzman olan
idari yargı yerine adli yargıya bırakılmasının hukuk devleti ilkesinin
gereklerinden biri olan etkin yargılama ilkesiyle bağdaşmadığı, önceden
ceza kanununda yer alan ve adli ceza ile müeyyidelendirilen
kabahatlerin ayrı bir kanunla düzenlenerek idari ceza ile müeyyidelendirilmesinden sonra bu işlemlere karşı
açılacak davalarda adli yargının görevlendirilmesinin anılan süreçle de
bağdaşmadığı, bu düzenlemenin her biri tipik idari işlem olan kabahatler
sebebiyle verilen idari para cezalarına karşı açılan davaların idari yargı
yerlerinde görülmesi gerektiği yolunda Anayasa Mahkemesi’nce verilen geçmiş
tarihli kararlara da aykırı olduğu, idare hukuku ilkelerine göre tesis
edilen bir idari işlemin idari para cezası niteliğini taşıması nedeniyle
denetiminin idari yargı alanından çıkarılarak adli yargıya bırakılmasının
Anayasa’ya aykırı olduğu, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görev alanı
dışında kalan idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıklarda genel idari
yargının görevli olduğu,yargı ayrılığının benimsendiği Anayasal rejimde
idari işlemlere karşı adli yargının görevlendirilmesinin hukuk devletinin unsurlarından
olan belirlilik ve hukuki güvenlik ilkelerine aykırı bulunduğu, belirtilen
nedenlerle itiraz konusu kuralın Anayasa’nın 2.,
5., 125., 138., 153., 155. ve 157. maddelerine aykırı olduğu,
- 16. maddesinin (2) numaralı fıkrası
ile ilgili olarak özetle;
İdari tedbirlerin kapsamı belirlenirken
mülkiyetin kamuya geçirilmesinin yanı sıra
“ilgili kanunlarda yer alan diğer tedbirler” ifadesine yer
verilmesinin bilinmeyen yeni bir kavramın ortaya çıkmasına neden olduğu, ilgili
kanunlarda yer alan diğer tedbirlerin neler olduğunun anlaşılamadığı,
anlaşılamayan bu düzenlemeye göre ilgililerin cezalandırılmasının hukuk
devleti ilkesine uygun bulunmadığı ve Anayasa’nın 2. maddesine aykırı
olduğu,
- 27. maddesine 5560 sayılı Yasa’nın
34. maddesiyle eklenen (8) numaralı fıkrası ile ilgili olarak özetle;
İdari yaptırımlara karşı açılacak davaların belirli
durumlarda idari yargıda görülmesini öngören itiraz konusu kuralın, hukuki
karmaşaya yol açacak nitelikte olduğu, yasaların belirli ve açık olması
ilkesine aykırı olduğu, itiraz konusu kuralın uygulanması ile ilgili olarak
mahkemelerin bile farklı uygulamaları bulunmakta iken kişilerin nerede dava
açacakları konusunda belirsizlik bulunduğu, söz konusu düzenlemenin hukuk
devleti ilkesi ile bağdaşmadığı, “idari yargının görev alanına giren
kararların da verilmiş olması halinde” ifadesinin de belirsiz olduğu ve
idari işlemlerin istisnai hallerde idari yargıya yöneltilmesi halinin
Anayasa’yla bağdaşmadığı, itiraz konusu kuralla idari işlem niteliğindeki
idari yaptırımların hukuka uygunluk denetiminin idari yargı dışında
bırakılması sonucuna yol açtığı, mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri
ile işleyişi ve yargılama usullerinin kanunla düzenlenmesi gerektiği, yasa
ile yapılan belirlemenin ihtiyarilik içermemesi gerektiği, uygulamada
ortaya çıkacak farklı uygulamalara göre farklı yargı yerlerinin görevli
olmasının Anayasa’nın 125.,142. ve 155.
maddelerine aykırı olduğu,
savını ileri sürmüşlerdir.
III- YASA METİNLERİ
A- İtiraz Konusu Yasa Kuralları
5326 sayılı
Kabahatler Kanunu’nun, itiraz konusu kuralları da içeren 2., 3., 16. ve 27. maddeleri şöyledir;
MADDE 2- (1)
Kabahat deyiminden; kanunun,
karşılığında idarî yaptırım uygulanmasını öngördüğü haksızlık anlaşılır.
MADDE 3- (1)
Bu Kanunun;
a) İdarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda
aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır.”
MADDE 16- (1)
Kabahatler karşılığında uygulanacak olan idarî yaptırımlar, idarî para
cezası ve idarî tedbirlerden ibarettir.
(2) İdarî
tedbirler, mülkiyetin kamuya geçirilmesi ve ilgili kanunlarda yer alan
diğer tedbirlerdir.
MADDE 27-
(1) İdarî para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idarî
yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren
en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idarî
yaptırım kararı kesinleşir.
(2) Mücbir sebebin varlığı dolayısıyla bu sürenin
geçirilmiş olması halinde bu sebebin ortadan kalktığı tarihten itibaren en
geç yedi gün içinde karara karşı başvuruda bulunulabilir. Bu başvuru,
kararın kesinleşmesini engellemez; ancak, mahkeme yerine getirmeyi durdurabilir.
(3) Başvuru, bizzat kanunî temsilci veya avukat
tarafından sulh ceza mahkemesine verilecek bir dilekçe ile yapılır. Başvuru
dilekçesi, iki nüsha olarak verilir.
(4) Başvuru dilekçesinde, idarî yaptırım kararına
ilişkin bilgiler, bu karara karşı ileri sürülen deliller açık bir şekilde
gösterilir. Dilekçede ayrıca, başvurunun süresinde yapılmasını engelleyen
mücbir sebep dayanaklarıyla gösterilir.
(5) (Değişik:
6/12/2006-5560/34 md.) İdarî yaptırım
kararının mahkeme tarafından verilmesi halinde, bu karara karşı ancak
itiraz yoluna gidilebilir.
(6) (Ek: 6/12/2006-5560/34 md.) Soruşturma konusu fiilin
suç değil de kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idarî yaptırım kararı
verilmesi halinde; kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz edildiği
takdirde, idarî yaptırım kararına karşı başvuru da bu itiraz merciinde
incelenir.
(7) (Ek: 6/12/2006-5560/34 md.) Kovuşturma konusu fiilin
suç değil de kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idarî yaptırım kararı
verilmesi halinde; fiilin suç oluşturmaması nedeniyle verilen beraat
kararına karşı kanun yoluna gidildiği takdirde, idarî yaptırım kararına
karşı itiraz da bu kanun yolu merciinde incelenir.
(8) (Ek: 6/12/2006-5560/34 md.) İdarî yaptırım kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile
ilgili olarak idarî yargının görev alanına giren kararların da verilmiş
olması halinde; idarî yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddiaları
bu işlemin iptali talebiyle birlikte idarî yargı merciinde görülür.”
B- Dayanılan ve İlgili Görülen
Anayasa Kuralları
Başvuru kararlarında Anayasa’nın 2., 5., 9., 125., 138., 140., 142., 153., 155. ve 157.
maddelerine dayanılmış, 38. maddesi ise ilgili görülmüştür.
IV- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8.
maddesi uyarınca yapılan ilk inceleme toplantılarında, Kabahatler Kanunu’nun;
A- 2. maddesi, 3. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının (a) bendi, 16. maddesinin (2) numaralı fıkrası ve 27. maddesinin
(8) numaralı fıkrasının iptali isteminde bulunulan E.2007/115 sayılı
dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, Ahmet
AKYALÇIN, Mehmet ERTEN ile A. Necmi ÖZLER’in karşıoyları ve
oyçokluğuyla karar verilmiştir.
B- 3. maddenin (1) numaralı fıkrasının
(a) bendinin iptali isteminde bulunulan E.2007/47, E.2007/52,
E.2007/54, E.2007/61, E.2008/78
sayılı dosyalarda eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine
oybirliğiyle karar verilmiştir.
C- 3. maddenin (1) numaralı fıkrasının
(a) bendi ile 27. maddesinin (8) numaralı fıkrasının iptali isteminde bulunulan
E.2007/79 sayılı dosyada öncelikle uygulanacak kural sorunu üzerinde
durulmuştur.
Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 28. maddesine
göre, mahkemeler, bakmakta oldukları davalarda uygulayacakları kanun ya da
kanun hükmünde kararname kurallarını Anayasa’ya aykırı görürler veya
taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık savının ciddi olduğu kanısına
varırlarsa, o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya
yetkilidirler. Ancak, bu
kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için
elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın
bulunması ve iptali istenen kuralların da o davada uygulanacak olması
gerekmektedir. Uygulanacak yasa kuralları, davanın değişik evrelerinde
ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da
olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır.
İmar Kanunu’nun 42. maddesi uyarınca verilen idari
para cezasına karşı açılan davada Kabahatler Kanunu’nun 27. maddesinin (8)
numaralı fıkrası uyarınca görevli olan İdare Mahkemesince yapılan itiraz
başvurusunda, 6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesiyle
değiştirilen 30.3.2005 günlü, 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 3. maddesinin
(1) numaralı fıkrasının (a) bendinin, bakılmakta olan davada uygulanma olanağı
bulunmadığından bu bende ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği
nedeniyle reddine, Mehmet ERTEN, A. Necmi ÖZLER
ile Şevket APALAK’ın karşıoyları
ve oyçokluğuyla, 5560 sayılı Yasa’nın 34. maddesiyle 5326 sayılı Yasa’nın
27. maddesine eklenen (8) numaralı fıkranın, dosyada eksiklik
bulunmadığından, esasının incelenmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.
V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMLERİNİN
İNCELENMESİ
Esas 2007/52, 2007/54, 2008/78 sayılı
dosyaların konusunu oluşturan başvurularda yürürlüğün durdurulması
istemlerinin koşulları oluşmadığından reddine, Esas 2007/115 sayılı
dosyanın konusunu oluşturan başvuruda yürürlüğün durdurulması isteminin
esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına, oybirliğiyle karar
verilmiştir.
VI- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararları ve ekleri, işin
esasına ilişkin raporlar, itiraz konusu yasa kuralları, dayanılan ve ilgili
görülen Anayasa kuralları ile bunların gerekçeleri ve diğer yasama
belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Birleştirme Kararları
30.3.2005 günlü, 5326 sayılı Kabahatler
Kanunu’nun kimi madde, fıkra ve bentlerinin iptali istemiyle yapılan itiraz
başvurularına ilişkin olarak 2007/47, 2007/52, 2007/54, 2007/61, 2007/79,
2008/78 Esas sayılı davaların, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle
2007/115 Esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, birleştirilen davaların
esaslarının kapatılmasına, esas incelemenin 2007/115 Esas sayılı dosya
üzerinden yürütülmesine, 11.6.2009 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
B- Anayasaya Aykırılık Sorunu
1- Yasa’nın 2. Maddesinin
İncelenmesi
Başvuru kararında, kabahat tanımının
belirsiz olduğu, kanunda “kanunun, karşılığında idari yaptırım uygulanmasını
öngördüğü haksızlık” kabahat olarak tanımlanmakla birlikte bu tanımdan
idari yaptırımın ne olduğunun anlaşılamadığı, hukuk devletinin
unsurlarından olan belirlilik ilkesi ile hukuki güvenlik ilkesi uyarınca
yasa kurallarının anlaşılabilir açıklıkta olması gerekirken kabahat tanımı
yapılırken bu ilkeye uyulmadığı, tanımda yer alan idari yaptırım ve
haksızlık kavramlarını açıklayıcı bir düzenlemenin de bulunmadığı,
hukukçuların dahi eksiksiz anlayamadığı kabahat tanımının vatandaşlarca
anlaşılmasının beklenemeyeceği, kabahat tanımının açık olmamasına rağmen
kanunu bilmemek mazeret sayılmaz ilkesi gereğince kişilerin bu düzenlemeye
göre cezalandırılacak olmasının Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi
yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM İçtüzüğü’nün Anayasa’ya
aykırılığı konusunda ilgililer tarafından ileri sürülen gerekçelere
dayanmak zorunda değildir. İstemle bağlı kalmak koşuluyla başka gerekçe ile
de Anayasa’ya aykırılık incelemesi yapabileceğinden, iptali istenen kuralla
ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 38. maddesi yönünden de inceleme yapılmıştır.
Anayasa’nın 38. maddesinin ilk fıkrasında, “Kimse,
işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı
cezalandırılamaz”, denilerek “suçun yasallığı”, üçüncü fıkrasında da “ceza
ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur” denilerek
“cezanın yasallığı” ilkesi vurgulanmıştır. “Suç ve cezanın yasallığı”
ilkesi uyarınca bir hukuk devletinde, ceza yaptırımına bağlanan her eylemin
tanımı yapılarak suçlar kesin biçimde ortaya konulmalıdır.
Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk
devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir.
Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden
herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net,
anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi
uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi zorunludur. Belirlilik
ilkesi, hukuksal güvenlikle bağlantılı olup yasal bir düzenlemede hangi
somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını,
bireyin, belirli bir kesinlik içinde bilmesi gerekmektedir. Birey ancak bu
durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörebilir. Hukuk güvenliği,
normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde
devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven
duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.
Kabahatler Kanunu’nun “Tanım” başlıklı
2. maddesinde, “Kabahat deyiminden; kanunun, karşılığında idarî yaptırım
uygulanmasını öngördüğü haksızlık anlaşılır.” denilmektedir.
Kabahatler Kanunu’nda yer alan
düzenlemelerin toplum düzenini, genel ahlakı, genel sağlığı, çevreyi ve ekonomik
düzeni korumak amacıyla getirildiğinin ifade edildiği Yasa’nın 1. maddesi
de, kabahat olarak tanımlanan eylemlerin kapsamının belirlenmesi bakımından
önem taşımaktadır.
İtiraz konusu kuralla kabahatin
tanımlanmasında eylemin niteliğinden ziyade, yaptırımın niteliğine vurgu yapılmış
ve kanunun, karşılığında idarî yaptırım uygulanması öngördüğü haksızlıklar,
kabahat olarak tanımlanmıştır.
Kabahatler karşılığında uygulanacak
olan idari yaptırımların kapsamı ise Yasa’nın 16. maddesinde belirlenmiş ve
idari yaptırımlar, idari para cezası ve idari tedbirler olarak ifade edilmiştir.
“Kabahat” tanımı yapılmak suretiyle,
daha önce idari yaptırıma tabi olmayan bir eylem, idari yaptırıma tabi kılınmamakta,
aksine kanunla idari yaptırıma tabi kılınmış eylemler kabahat olarak
adlandırılmaktadır. Bir başka deyişle, itiraz konusu kural ile yapılan
kabahat tanımı, daha önce suç olmayan bir eylemi suç niteliğine
dönüştürmemektedir.
İtiraz konusu kuralla, bir eylemin
kabahat olarak kabulü için bu eylemin karşılığında kanunun mutlaka bir idari
yaptırım uygulanmasını öngörmüş olması esas alındığından, söz konusu
düzenlemede yeni bir suç yaratılmamakta, suç ve cezaların kanuniliği
ilkesine aykırılık bulunmamaktadır. İdari yaptırımlar yönünden ise söz
konusu yaptırımların kanunla öngörülmüş olması gereğine yer verilmek
suretiyle yasal düzenlemelere atıfta bulunulduğundan, yaptırımı yasa ile
belirlenen bir eylemin belirsizliğinden ve öngörülemezliğinden söz
edilebilmesine olanak bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın
2. ve 38. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Şevket APALAK bu görüşe katılmamıştır.
2- Yasa’nın 31. Maddesiyle Değiştirilen
3. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (a) Bendinin İncelenmesi
a) Genel Açıklama
1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren
Kabahatler Kanunu, “Genel Hükümler” ve “Çeşitli Kabahatler” başlıklı iki
kısımdan oluşmaktadır.
Kabahatler Kanunu’nun “Genel kanun
niteliği” başlığını taşıyan 3. maddesinde “Bu Kanunun genel hükümleri
diğer kanunlardaki kabahatler hakkında da uygulanır.” denilmek
suretiyle, Kanun’un Birinci Kısmındaki maddelerinin diğer kanunlardaki
kabahatler hakkında da uygulanacağı belirtilmiştir.
Söz konusu madde, Anayasa Mahkemesinin
1.3.2006 günlü, E:2005/108, K:2006/35 sayılı kararıyla iptal edilmiştir.
Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak altı ay sonra yürürlüğe girmesi
kararlaştırılan iptal kararının gerekçesi şöyledir:
“Anayasa’nın 125.
maddesinin birinci fıkrasında, “idarenin
her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır”; 140.
maddesinin birinci fıkrasında, “Hakimler ve savcılar adlî ve idarî yargı hâkim ve
savcıları olarak görev yaparlar”; 142. maddesinde “Mahkemelerin kuruluşu, görev ve
yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir”; 155.
maddesinin birinci fıkrasında da, “Danıştay,
idarî mahkemelerce verilen kanunun başka bir idarî yargı merciine
bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunda gösterilen
belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar”
denilmektedir. Bu kurallara göre, Anayasa’da idarî ve adlî yargının
ayrılığı kabul edilmiştir. Bu ayrım uyarınca idarenin kamu gücü kullandığı
ve kamu hukuku alanına giren işlem ve eylemleri idarî yargı, özel hukuk
alanına giren işlemleri de adli yargı denetimine tâbi olacaktır. Buna bağlı
olarak idarî yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adlî
yargının görevlendirilmesi konusunda yasakoyucunun
geniş takdir hakkının bulunduğunu söylemek olanaklı değildir.
Ceza hukukundaki
gelişmelere koşut olarak, kimi yasal düzenlemelerde basit nitelikte görülen
suçlar hakkında idari yaptırımlara yer verildiği görülmektedir. Daha ağır
suç oluşturan eylemler için verilen idari para cezalarına karşı yapılacak
başvurularda konunun idare hukukundan çok ceza hukukunu ilgilendirmesi
nedeniyle adli yargının görevli olması doğaldır. Ancak, idare hukuku
esaslarına göre tesis edilen bir idari işlemin, sadece para cezası yaptırımı
içermesine bakılarak denetiminin idari yargı alanından çıkarılarak adli
yargıya bırakılması olanaklı değildir.
Bu durumda, itiraz konusu
kuralla diğer yasalardaki kabahatlere yollama yapılarak, yalnızca
yaptırımın türünden hareketle ve idari yargının denetimine tabi tutulması
gereken alanlar gözetilmeden, bunları da kapsayacak biçimde başvuru yolu,
itiraz, bunlara ilişkin usûl ve esasların
değiştirilmesi, Anayasa’nın 125. ve 155. maddelerine aykırıdır, Kural’ın
iptali gerekir.”
22.7.2006 günlü, 26236 sayılı Resmi
Gazetede yayımlanan iptal kararının yürürlüğe girmesinden önce çıkarılan
6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesiyle Kabahatler Kanunu’nun
3. maddesi şu şekilde değiştirilmiştir:
“(1) Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım
kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine
hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri,
idarî para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren
bütün fiiller hakkında,
uygulanır.”
b) Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Başvuru kararlarında, Anayasa Mahkemesi’nin 1.3.2006 günlü, E:2005/108,
K:2006/35 sayılı kararında idarenin kamu gücünü kullandığı ve kamu hukuku
alanına giren işlem ve eylemlerinin idari yargı denetimine tabi olacağı
belirtilmiş iken getirilen yeni düzenlemede adli yargının genel görevli
kabul edilmesinin iptal kararı gerekçesinin dikkate alınmadığını
gösterdiği, idare hukuku ilkelerine göre tesis edilmiş olan işlemlere karşı
idari yargı yoluna başvurulabilmesi için bu yönde yasal bir düzenlemenin
varlığının koşul olarak aranmasının Anayasa’ya aykırı olduğu, söz konusu
düzenlemenin mahkeme kararlarına uyulmasının zorunlu olduğunu belirten
kurala aykırı olduğu, Anayasa ile
benimsenen yargı ayrılığı rejimine göre idari yargının görevli olması
gereken idari işlemlerin denetiminde yasa koyucu tarafından adli yargının
görevli kılınabilmesinin mümkün olmadığı ve yasa koyucunun bu konuda takdir
hakkının bulunmadığı, Anayasa Mahkemesi kararında yer alan gerekçe dikkate
alınmaksızın yeni yasal düzenleme yapılmasının kuvvetler ayrılığı ilkesine
aykırılık oluşturduğu, idarenin yürütmekle yükümlü olduğu hizmetleri gereği
gibi yerine getirebilmesi amacıyla idare hukuku alanındaki düzene aykırı
davranışlar nedeniyle yaptırım uygulama yetkisi ile donatıldığı; idari
yaptırımlar arasında yer alan ve idari bir yasağa aykırı davranılması
nedeniyle idari makamlarca kamu gücünün kullanılması suretiyle verilen
idari para cezaları nedeniyle çıkacak uyuşmazlıklarda idari yargının görevli
olduğu, idari işlem ve eylemlerin denetiminin bu konuda uzman olan idari
yargı yerine adli yargıya bırakılmasının hukuk devleti ilkesinin
gereklerinden biri olan etkin yargılama ilkesiyle bağdaşmadığı, önceden
ceza kanununda yer alan ve adli ceza ile müeyyidelendirilen
kabahatlerin ayrı bir kanunla düzenlenerek idari ceza ile müeyyidelendirilmesinden sonra bu işlemlere karşı
açılacak davalarda adli yargının görevlendirilmesinin anılan süreçle de
bağdaşmadığı, bu düzenlemenin her biri tipik idari işlem olan kabahatler
sebebiyle verilen idari para cezalarına karşı açılan davaların idari yargı
yerlerinde görülmesi gerektiği yolunda Anayasa Mahkemesi’nce verilen geçmiş
tarihli kararlara da aykırı olduğu, idare hukuku ilkelerine göre tesis
edilen bir idari işlemin idari para cezası niteliğini taşıması nedeniyle
denetiminin idari yargı alanından çıkarılarak adli yargıya bırakılmasının
Anayasa’ya aykırı olduğu, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görev alanı
dışında kalan idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıklarda genel idari
yargının görevli olduğu,yargı ayrılığının benimsendiği Anayasal rejimde
idari işlemlere karşı adli yargının görevlendirilmesinin hukuk devletinin
unsurlarından olan belirlilik ve hukuki güvenlik ilkelerine aykırı
bulunduğu, belirtilen nedenlerle itiraz konusu kuralın Anayasa’nın 2., 5., 125., 138., 153., 155. ve 157. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 125. maddesinin birinci
fıkrasında, “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu
açıktır”; 155. maddesinin birinci fıkrasında da, “Danıştay, idarî
mahkemelerce verilen kanunun başka bir idarî yargı merciine bırakmadığı
karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunda gösterilen belli
davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar” hükmü yer almaktadır.
İtiraz konusu bent, Kabahatler
Kanunu’nun idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin
hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde
uygulanacağını öngörmektedir.
Kabahatler Kanunu’nun idari yaptırım
kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin diğer hükümlerinde de, bu yaptırımlardan
doğan uyuşmazlıklarda görevli yargı mercileri belirlenmiştir. Kabahatler
Kanunu’nun 27. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, idari para cezası ve
mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı,
kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş
gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabileceği belirtilmektedir.
Anılan maddenin (8) numaralı fıkrasında da “İdarî yaptırım kararının
verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev
alanına giren kararların da verilmiş olması halinde; idarî yaptırım
kararına ilişkin hukuka aykırılık iddialarının bu işlemin iptali talebiyle
birlikte idarî yargı merciinde görüleceği ifade edilmektedir. Yasa’nın 19. maddesinde de, diğer kanunlarda kabahat
karşılığında öngörülen belirli bir süre için; bir meslek ve sanatın yerine
getirilmemesi, işyerinin kapatılması, ruhsat veya ehliyetin geri alınması,
kara, deniz veya hava nakil aracının trafikten veya seyrüseferden
alıkonulması gibi yaptırımlara ilişkin hükümler, ilgili kanunlarda bu Kanun
hükümlerine uygun değişiklik yapılıncaya kadar saklı tutulmaktadır.
Başka bir ifade ile Kabahatler
Kanununda genel görevli mahkeme olarak sulh ceza mahkemesi görevli kılınmakla
birlikte belirli durumlarda idari yargı mercilerinin görevli olduğu kabul
edilmiş, belirli idari yaptırımlara ilişkin hükümlerin ise ilgili kanunlarda bu
Kanun hükümlerine uygun değişiklik yapılıncaya kadar saklı tutulması
kararlaştırılmıştır.
İtiraz konusu kural, idari yaptırım
kararlarına karşı başvurulacak kanun yolunun ilgili kanunlarda özel olarak
düzenlenmiş olması halinde söz konusu hükümlerin uygulanmasını, idari
yaptırımlara karşı başvurulacak kanun yolları bakımından diğer kanunlarda
aksine hüküm bulunmaması halinde Kabahatler Kanunu hükümlerinin
uygulanmasını öngörmektedir.
Anayasa’nın 153. maddesinin son
fıkrasında, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları
ile yönetim makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlayacağı öngörülmüştür.
Bu kural gereğince, yasama organı, yapacağı düzenlemelerde daha önce aynı
konuda verilen Anayasa Mahkemesi kararlarını gözönünde
bulundurmak, bu kararları etkisiz kılacak biçimde yasa çıkarmamak,
Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilen kuralları tekrar yasalaştırmamak
yükümlülüğündedir. Başta yasama organı olmak üzere tüm organlar kararların
yalnız sonuçları ile değil, bir bütünlük içinde gerekçeleri ile de
bağlıdır. Kararlar gerekçeleriyle, yasama işlemlerini değerlendirme
ölçütlerini içerirler ve yasama etkinliklerini yönlendirme işlevi de
görürler. Bu nedenle, yasama organı düzenlemelerde bulunurken iptal edilen
yasalara ilişkin kararların sonuçları ile birlikte gerekçelerini de gözönünde bulundurmak zorundadır.
Bir yasa kuralının Anayasa’nın 153.
maddesine aykırılığından söz edilebilmesi için iptal edilen önceki kural
ile “aynı” ya da “benzer nitelikte” olması, bunların saptanabilmesi için de
öncelikle, aralarında “özdeşlik” yani amaç, anlam ve kapsam yönlerinden
benzerlik olup olmadığının incelenmesi gerekir.
Kanunun, karşılığında idari yaptırım
uygulanmasını öngördüğü kabahatlerden bir kısmının ceza hukuku kapsamında
suç niteliği taşıdığı açıktır. Nitekim, Kabahatler
Kanunu’nun İkinci Kısmında “Çeşitli kabahatler” başlığı altında düzenlenen
fiilleri, ağırlıklı olarak 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 526. ve devamı
maddelerinde düzenlenmiş olan kabahatler oluşturmaktadır. Ayrıca, çeşitli
yasalarda yer alan ve yaptırımı hafif hapis ya da hafif para cezası veya
her ikisi olan fiiller, 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve
Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 7. maddesiyle idari para cezasına
dönüştürülmüşlerdir. Uygulanacak yaptırımın yasa ile “idari” para cezasına
dönüştürülmesinin bu tür yaptırım uygulanacak eylemlerin gerçekte ceza
hukuku alanına giren suç olma özelliklerini etkilemeyeceği açıktır.
İtiraz konusu
kuralla, bir yandan cezai karakteri ağır basan eylemler açısından verilen
idari para cezası ve/veya mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin
yaptırımlara karşı sulh ceza mahkemesine karşı başvurulabilmesi sağlanmakta
iken, diğer yandan idari yaptırımlara karşı yasalarla idari yargı
mercilerinin görevli kılındığı durumlarda ilgili yasa hükümlerinin
uygulanması sağlanmakta, bir başka deyişle bu davalarda idari yargı
yerlerinin görevli oldukları kabul edilmektedir.
Söz konusu düzenleme, Anayasa Mahkemesinin 1.3.2006
günlü, E:2005/108, K:2006/35 sayılı kararında yer alan gerekçe
doğrultusunda ve ilgili kanunlarda idari yargı mercilerinin görevli
olduğunun belirtildiği idari yaptırımlardan doğan uyuşmazlıklarda
Kabahatler Kanunu hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmek suretiyle bu
uyuşmazlıkların çözümünde idari yargı yerlerinin görevli olması kabul
edilmiş ve bu anlamda idari yargının denetimine tabi tutulması gereken alan
gözetilmiş bulunmaktadır. Bu
nedenle, kural, daha önce iptal edilen düzenleme ile özdeş nitelikte
değildir.
Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adlî ve idarî yargı ayrımına gidilmiş ve idarî uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu
nedenle, kural olarak idare hukuku alanına giren konularda idarî yargı,
özel hukuk alanına giren konularda adlî yargı görevli olacaktır. Bu durumda
idarî yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adlî yargının
görevlendirilmesi konusunda yasa koyucunun mutlak bir takdir hakkının
bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. İdarî yargının denetimine bağlı
olması gereken idarî bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu yararının
bulunması halinde yasa koyucu tarafından adlî yargıya bırakılabilir. Kabahat konusu eylemlerin çeşitliliği ve idari yaptırımların
uygulanma alanı dikkate alındığında, idari yargı teşkilatına oranla daha
yaygın olan sulh ceza mahkemelerine başvuru olanağı tanınmasının, hak arama
özgürlüğünü kolaylaştırıcı nitelikte olduğu, bu suretle kısa sürede sonuç
alınmasını olanaklı kıldığı ve idari yaptırımlara karşı sulh ceza
mahkemelerine başvurulabileceği yolunda getirilen düzenlemenin haklı
nedenini oluşturduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle itiraz konusu Yasa
kuralı Anayasa’nın 125., 153. ve 155. maddelerine
aykırı değildir; iptal isteminin reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Şevket APALAK, Serruh
KALELİ ile Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe katılmamıştır.
Kuralın Anayasa’nın 2.,
5., 138. ve 157. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
3- Yasa’nın
16. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
Başvuru kararında, idari tedbirlerin
kapsamı belirlenirken mülkiyetin kamuya geçirilmesinin yanı sıra “ilgili kanunlarda yer alan diğer
tedbirler” ifadesine yer verilmesinin bilinmeyen yeni bir kavramın ortaya
çıkmasına neden olduğu, ilgili kanunlarda yer alan diğer tedbirlerin neler
olduğunun anlaşılamadığı, anlaşılamayan bu düzenlemeye göre ilgililerin
cezalandırılmasının hukuk devleti ilkesine uygun bulunmadığı ve Anayasa’nın
2. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi
yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM İçtüzüğü’nün Anayasa’ya
aykırılığı konusunda ilgililer tarafından ileri sürülen gerekçelere
dayanmak zorunda değildir. İstemle bağlı kalmak koşuluyla başka gerekçe ile
de Anayasa’ya aykırılık incelemesi yapabileceğinden, iptali istenen kuralla
ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 38. maddesi yönünden de inceleme yapılmıştır.
Anayasa’nın 38. maddesinde ifadesini bulan suç ve
cezanın yasallığı ilkesi uyarınca bir hukuk devletinde, ceza yaptırımına
bağlanan her eylemin tanımı yapılarak, suçlar kesin biçimde ortaya
konulmalıdır.
Anayasa’nın 2.
maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olan
“belirlilik” ilkesi de, hukuksal güvenlikle bağlantılı olup kişinin, yasada
hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun
bağlandığını belirli bir kesinlik içinde bilebilmesini gerekli kılar.
Kabahatler Kanunu’nun 16. maddesinin
(1) numaralı fıkrasında kabahatler karşılığında uygulanacak olan idari
yaptırımların, idari para cezası ve idari tedbirlerden ibaret olduğu
belirtildikten sonra itiraz konusu (2) numaralı fıkrasında, idari
tedbirlerin, mülkiyetin kamuya geçirilmesi ve ilgili kanunlarda yer alan
diğer tedbirler olduğu ifade edilmiştir.
Yasa’nın 2. maddesinde, idari
yaptırımların ve idari yaptırıma konu eylemlerin tümünün kanunla
belirlenmesi esası kabul edilmiştir. Yasa’nın 4. maddesinin (2) numaralı
fıkrasında da “Kabahat karşılığı olan yaptırımların türü, süresi ve
miktarı, ancak kanunla belirlenebilir.” denilmiştir.
Bu durumda, bir eyleme idari yaptırım
uygulanabilmesi için kanunda öngörülmüş olması zorunludur. Kanunla
öngörülen bir idari yaptırımın belirsizliğinden ise söz etmek mümkün
değildir. Bu husus, iptali istenilen kuralda belirtilen mülkiyetin kamuya
geçirilmesi tedbiri yönünden geçerli olduğu gibi diğer idari tedbirler
yönünden de geçerlidir. Diğer idari tedbirlerin, itiraz konusu kuralda
“ilgili kanunlarda yer alan diğer tedbirler” olarak belirtilmesi de bu durumu
daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Öte yandan, idari tedbirlerin çok çeşitli olmaları ve
her zaman yeni tedbirlerin de yasa koyucu tarafından öngörülebilecek
olmaları nedeniyle, tüm idari tedbirlerin bir metin içinde tahdidî olarak sayılması zorunluluğundan söz edilemez.
İtiraz konusu kuralda belirtilen idari
tedbirler, mevcut yasal düzenlemelerde yer alan tedbirleri ifade ettiğinden
ve bu düzenleme ile yeni bir ceza yaratılmadığından, suç ve cezaların
kanuniliği ilkesine aykırılık bulunmadığı gibi belirsizlik ve
öngörülemezlikten söz edilebilmesine olanak bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın
2. ve 38. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Şevket APALAK bu görüşe katılmamıştır.
4- Yasa’nın 27. Maddesine
5560 sayılı Yasa İle Eklenen (8) Numaralı Fıkranın İncelenmesi
İtiraz başvurusunda, idari yaptırımlara karşı açılacak davaların belirli
durumlarda idari yargıda görülmesini öngören itiraz konusu kuralın, hukuki
karmaşaya yol açacak nitelikte olduğu, yasaların belirli ve açık olması
ilkesine aykırı olduğu, itiraz konusu kuralın uygulanması ile ilgili olarak
mahkemelerin bile farklı uygulamaları bulunmakta iken kişilerin nerede dava
açacakları konusunda belirsizlik bulunduğu, söz konusu düzenlemenin hukuk
devleti ilkesi ile bağdaşmadığı, “idari yargının görev alanına giren
kararların da verilmiş olması halinde” ifadesinin de belirsiz olduğu ve
idari işlemlerin istisnai hallerde idari yargıya yöneltilmesi halinin
Anayasa’yla bağdaşmadığı, itiraz konusu kuralla idari işlem niteliğindeki
idari yaptırımların hukuka uygunluk denetiminin idari yargı dışında
bırakılması sonucuna yol açtığı, mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri
ile işleyişi ve yargılama usullerinin kanunla düzenlenmesi gerektiği, yasa
ile yapılan belirlemenin ihtiyarilik içermemesi gerektiği, uygulamada ortaya
çıkacak farklı uygulamalara göre farklı yargı yerlerinin görevli olmasının
Anayasa’nın 125.,142. ve 155. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 125. maddesinin birinci
fıkrasında, “İdarenin her türlü
eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır”; 142. maddesinde “Mahkemelerin kuruluşu, görev ve
yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir”; 155.
maddesinin birinci fıkrasında da, “Danıştay,
idarî mahkemelerce verilen kanunun başka bir idarî yargı merciine
bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunda
gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar” denilmektedir.
İtiraz konusu kural, idari yaptırım kararının verildiği işlem
kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idarî yargının görev alanına giren
kararların da verilmiş olması halinde; idarî yaptırım kararına ilişkin
hukuka aykırılık iddialarının bu işlemin iptali talebiyle birlikte idarî
yargı merciinde görüleceğini hükme bağlamaktadır.
Söz konusu kural, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilecek idari yaptırım kararları yönünden geçerli olup, bu
yaptırım kararı kapsamında idari yargının görev alanına giren bir başka
kararın da verilmiş olması halinde bu kararın iptali talebiyle birlikte
idari yaptırımın iptali isteminin de idari yargı merciinde görülmesini
amaçlamaktadır. Bu suretle, idari yargının görevli olduğu işlem kapsamında
tesis edilen bir idari yaptırım kararının hukuka uygunluk denetiminin de
aynı yargı yerince yapılması sağlanmış olmaktadır.
İdari yaptırım kararlarına ilişkin uyuşmazlıkların
hangi hallerde idari yargı yerlerince çözümleneceği itiraz konusu kuralda
açıkça belirtildiğinden, kuralın belirsizliğinden ve mahkemelerin
görevlerinin yasayla belirlenmesi gerektiği yolundaki Anayasa’nın 142.
maddesine aykırılığından söz edilemez.
Öte yandan, idari yargı yerlerinin,
idari işlem niteliğindeki tüm idari yaptırımlardan doğan uyuşmazlıkların çözümünde
görevli olması gerekirken itiraz konusu kuralda yer alan uyuşmazlıklarla
sınırlı olarak görevli kılınmasının, Anayasa’nın 125. ve 155. maddelerine
aykırılığı ileri sürülmüş ise de diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması
halinde idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin Kabahatler
Kanunu hükümlerinin uygulanacağını hükme bağlayan ve bu kapsamda bulunan
idari yaptırım kararlarına karşı sulh ceza mahkemesinin görevli olmasını
sağlayan Kabahatler Kanunu’nun 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının
Anayasa’ya aykırı olmadığının saptanması karşısında, itiraz konusu kural
kapsamındaki idari yaptırımlar bakımından idari yargı yerlerini görevli
kabul eden Yasa’nın 27. maddesinin (8) numaralı fıkrasının Anayasa’nın 125.
ve 155. maddelerine aykırılığından söz edilemez.
Açıklanan nedenlerle itiraz konusu
kural Anayasa’ya aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, A. Necmi ÖZLER,
Şevket APALAK ile Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe katılmamıştır.
VII- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN
İNCELENMESİ
30.3.2005 günlü, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun;
1- 2. maddesine,
2- 6.12.2006 günlü, 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının
(a) bendine,
3- 16. maddesinin (2)
numaralı fıkrasına,
4- 27. maddesinin, 5560
sayılı Yasa’nın 34. maddesiyle eklenen (8) numaralı fıkrasına,
yönelik iptal istemleri,
11.6.2009 günlü, E. 2007/115, K. 2009/80 sayılı kararla reddedildiğinden,
bu madde, fıkra ve bentlere ilişkin YÜRÜRLÜĞÜN
DURDURULMASI İSTEMİNİN REDDİNE, 11.6.2009 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
VIII- SONUÇ
30.3.2005 günlü, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun;
1- 2. maddesinin
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, Şevket APALAK’ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- 6.12.2006 günlü, 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının
(a) bendinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Şevket APALAK, Serruh
KALELİ ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
3- 16. maddesinin (2)
numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, Şevket APALAK’ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
4- 27. maddesinin, 5560
sayılı Yasa’nın 34. maddesiyle eklenen (8) numaralı fıkrasının Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE,
Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, A. Necmi ÖZLER, Şevket APALAK ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
11.6.2009
gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Sacit ADALI
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
|
|
|
|
|
Üye
A. Necmi ÖZLER
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Şevket APALAK
|
|
|
|
|
|
Üye
Serruh KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
|
|
|
KARŞIOY
YAZISI
I- Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006
günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinin (1)
numaralı fıkrasının (a) bendinin Anayasa’ya aykırılığı:
İtiraz konusu kuralla, Kabahatler Kanunu’nun idari
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı öngörülmüştür.
Kabahatler Kanunu’nun 27. maddesi ile idari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararlarına karşı adli yargı genel
görevli kabul edilmiş olduğundan, idari yargıya başvuru, ancak ilgili
kanunlarda özel hüküm bulunması halinde yani istisnai olarak
kullanılabilecek bir yoldur.
Anayasa’ya aykırılık itirazının reddine ilişkin
çoğunluk gerekçesinde idari para cezası uygulanabilecek eylemlerin pek
çoğunun gerçekte ceza hukuku alanına giren suç olma özelliklerini taşıdığı,
kabahat konusu eylemlerin çeşitliliği ve idari yaptırımların uygulanma
alanı dikkate alındığında idari yargı teşkilatına oranla daha yaygın olan
sulh ceza mahkemelerine başvuru olanağı tanınmasının hak arama özgürlüğünü
kolaylaştırıcı nitelikte olduğu, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasını
olanaklı kıldığı ve idari yaptırımlara karşı sulh ceza mahkemelerine
başvurulmasının Anayasa’ya aykırı olmadığı belirtilmiştir.
Adli ve idari yargı nitelikleri ve yargılama
usulleri farklı olduğundan, bu tür bir kıyaslamanın yapılması olanaklı
değildir. Ceza yargısının sistemi, yasalarda yaptırım öngörülen bir eylemin
gerçekleştiği savının ortaya konması, suçlanan kişinin buna karşı
savunmasını yapması, mahkemenin ise delilleri değerlendirerek hükmünü
vermesi sistemine dayanmaktadır. Adli yargılamanın konusu kişinin eylemine
ilişkin maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. İdari yargıda ise yargılanan
idaredir; idarenin eyleminin yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden hukuka uygun olup olmadığının yargı merciince denetlenmesidir.
İdari yaptırımlar kişinin savunması alınmadan kesilmekte ve uygulanmaktadır,
ceza yargılamasında ise peşin cezaya yer yoktur. Bu yönleriyle konuya
bakıldığında idari yaptırım konusu olan eylemlerin ceza karakterli olmasına
veya sulh ceza mahkemelerinin sayısının idare mahkemelerinden daha fazla
olmasına dayanılarak adli ve idari yargı ayrımını benimsemiş Anayasa’nın
125. ve 155. maddelerinin açık hükümlerin bir tarafa bırakılması olanaklı
değildir. İdari yaptırımlara karşı ilke olarak sulh ceza mahkemelerini
yetkili kılan kuralın iptali gerekir.
2- Kabahatler Kanunu’nun 27.
maddesine 5560 sayılı Yasa’nın 34. maddesiyle eklenen (8) numaralı fıkranın
Anayasa’ya aykırılığı:
İtiraz konusu fıkrada, idari yaptırım kararının
verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev
alanına giren kararların da verilmiş olması halinde, idari yaptırım
kararına ilişkin hukuka aykırılık iddialarının, o işlemin iptali talebiyle
birlikte idari yargı merciinde görüleceği belirtilmektedir.
Bu düzenlemede de yukarıda değerlendirilen 3. maddenin
(1) numaralı fıkrasının (a) bendinin Anayasaya aykırılığı için belirtilen
gerekçe aynen geçerli olduğu gibi, Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk
devleti ilkesine de aykırılık söz konusudur. İtiraz konusu kuralla, benzer
konuların, davacının seçimine göre farklı yargı mercilerine götürülmesi
yolu açıldığından, içtihat birliğinin sağlanması ve hukuki istikrar ve
öngörülebilirliğin gerçekleşmesi de zorlaşacaktır. Kuralla, hukuk
devletinin temel gereklerinden olan uyuşmazlıkların süratle çözülmesi amacı
da gerçekleşemeyeceğinden, idari yaptırım kararlarına ilişkin
uyuşmazlıkların hangi hallerde idari yargı yerince çözümlenebileceğinin
itiraz konusu kuralda açıkça belirtildiği ve kuralın belirsizliğinden
bahsedilemeyeceği yolundaki çoğunluk gerekçesine katılmak mümkün değildir.
Yukarıdaki nedenlerle karara katılmamış
bulunuyorum.
Başkanvekili
Osman
Alifeyyaz PAKSÜT
KARŞIOY
GEREKÇESİ
I- 3. Madde’nin (1) Numaralı
Fıkrasının (a) Bendinin İncelenmesi:
5326 Sayılı Kabahatler Kanunu’nun 3. maddesinin (1)
numaralı fıkrasının (a) bendinde, bu Kanun’un idari yaptırım kararlarına
karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde uygulanacağı belirtilmiştir. Buna göre, idari yaptırım
kararlarına karşı açılacak davaların idari yargıda görülebilmesi için söz
konusu yaptırım kararına ilişkin yasada itiraz merciinin idari yargı yeri
olduğunun açıkça gösterilmesi gerekmektedir.
Anayasa’nın; 125. maddesinin birinci fıkrasında
“idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır”; 140.
maddesinin birinci fıkrasında “Hâkimler ve savcılar adlî ve idarî yargı
hâkim ve savcıları olarak görev yaparlar”; 155. maddesinin birinci
fıkrasında da “Danıştay, idari mahkemelerce verilen, kanunun başka bir
idari yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme
merciidir. Kanunda gösterilen
belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar” denilerek Türk
hukuk sisteminde idari ve adli yargının ayrılığı kabul edilmiştir. Bu
ayırım, idarenin kamu gücü kullanarak idari hukuku esaslarına göre tesis
ettiği işlemleri ile eylemlerinin idari yargı denetimine bağlı tutulmasını
gerektirmektedir. Ancak, hizmetin özelliğinden veya uyuşmazlığın
niteliğinden kaynaklanan kamu yararının zorunlu kıldığı ayrık durumlarda,
adlî yargının görevlendirilmesi olanaklı ise de yasa koyucunun bu konudaki
takdir yetkisinin çok sınırlı olduğunda duraksama bulunmamaktadır. Buna
göre, idari eylem ve işlemler konusunda genel yetkili yargı yerinin idari
yargı olduğu açıktır. İtiraz konusu kuralla idari yaptırım kararlarına
karşı idari yargıya başvurulabilmesinin, bu konuda yasada açık hüküm
bulunması koşuluna bağlanması, idari işlemlerde adli yargının genel, idari
yargının ise özel yetkili olması sonucunu doğurduğundan, Anayasa’nın adli,
idari yargı ayırımını kabul eden kurallarıyla bağdaşmamaktadır.
II- 27. Maddenin (8) Numaralı
Fıkrasının İncelenmesi:
5326 Sayılı Yasa’nın 27. maddesinin (8) numaralı
fıkrasında, “İdari yaptırım kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi
ile ilgili olarak idari yargının görev alanına giren kararların da verilmiş
olması halinde, idari yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddiaları
bu işlemin iptali talebiyle birlikte idari yargı merciinde görülür”
denilerek idari yaptırım kararlarına karşı açılacak davaların, bu konuda
genel yetkili olması gereken idari yargıda görülebilmesi, aynı kişi ile
ilgili olarak idari yargının görev alanına giren kararların da verilmiş
olması halinde olanaklı kılınmıştır. Böylece, idarenin kamu gücüne dayanarak idari hukuku esaslarına göre
tesis ettiği idari yaptırım kararlarına karşı açılacak davaların idari
yargı yerlerinde görülebilmesinin bazı koşulların gerçekleşmesine bağlı
tutulması, belirtilen işlemlerde Anayasa gereği genel yetkili olan idari
yargıyı, ayrık durumlarda başvurulabilecek bir yargı yolu haline
getirmiştir. Ayrıca, aynı idari yaptırım kararı hakkında,
bu kararın verildiği işlem kapsamında, idari yargının görev alanına giren
kararların da bulunması halinde, iki işleme karşı birlikte veya ayrı dava
açılmasına göre farklı kararlar çıkabileceği gibi, iki yargı yerinin
başvuru sürelerinin farklı olmasından kaynaklanan görev ve yetki
uyuşmazlıkları, buna bağlı olarak hak kayıpları da oluşabilecektir. Bunun
dışında söz konusu kural, kişilerin haklarındaki iki işleme karşı birlikte
veya sadece birisine karşı dava açmak suretiyle aynı uyuşmazlığı farklı
yargı mercilerine götürebilmelerine de yol açabilecektir. Kamu düzeni ile
ilgili olan görev konusunun kişilerinin iradelerine bağlı olarak değiştirilebilmesi,
eşitlik temelinde yasa kurallarının hiçbir duraksamaya meydan verilmeksizin
genel ve nesnel biçimde uygulanmasını sağlamakla yükümlü olan hukuk
devletinin gerekleriyle de bağdaşmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle Yasa’nın 3. maddesinin (1)
numaralı fıkrasının (a) bendi ile 27. maddesinin (8) numaralı fıkrasının
iptali gerektiği düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Üye
Fulya
KANTARCIOĞLU
KARŞI OY GEREKÇESİ
2007/115 Esas sayılı dosyanın esasının
incelenmesine geçilmesi yönündeki çoğunluğun görüşüne karşı düşüncemiz şöyledir:
Davacının, Muğla İdare Mahkemesi’ne
alkollü araç kullanmaktan verilen 448.00.-YTL para
cezasına ilişkin 14.03.2007 günlü, 731145 sayılı “Trafik Ceza Tutanağında
belirtilen işlemin iptali istemiyle başvurduğu; Mahkeme’nin bu başvuruyu
dava konusu idari para cezasının görüm ve çözümünün adli yargı mercilerinin
görev alanında olduğu gerekçesiyle 2577 sayılı “İdari Yargılama Usulü
Yasası”nın 15/1-a maddesi hükmü uyarınca görev yönünden reddettiği;
Görevsizlik kararına karşı Aydın Bölge İdare Mahkemesi’ne başvurulduğu;
Aydın Bölge İdare Mahkemesi’nin ise Kabahatler Kanunu’nun kimi maddelerinin
iptali için Anayasa Mahkemesine başvurduğu anlaşılmıştır.
Başvuru dosyasının incelenmesinden aynı
eylem nedeniyle 0215 sayılı “Sürücü Belgesi Geri Alma Tutanağı” düzenlenerek
davacının sürücü belgesinin 6 ay süre ile geri alınmasının da
kararlaştırıldığı görülmüştür.
Kabahatler Kanunu’nun 27. maddesinin 8.
fıkrası gözetildiğinde davaya bakma görevinin Muğla İdare Mahkemesi olduğu
kuşkusuzdur.
İtiraz yoluna başvuran Aydın Bölge
İdare Mahkemesi’nin konumuna gelince;
2576 sayılı “Bölge İdare Mahkemeleri,
İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında
Kanunu”nun 7. maddesinin (a) bendinde, konusu belli parayı içeren idari
işlemlere karşı açılan iptal davalarının tek hakimle
çözümlenecek davalar arasında belirtildiği; 8. maddesinin (a) bendinde de,
tek hakim tarafından 7. madde hükümleri uyarınca verilen kararların itiraz
üzerine Bölge İdare Mahkemeleri tarafından incelenerek kesin olarak hükme
bağlanacağı belirtilmiş;
2577 sayılı “İdari Yargılama Usulü
Kanunu”nun 45. maddesinin 4. fıkrasında “Bölge idare mahkemesi evrak
üzerinde yaptığı inceleme sonunda, maddi vakıalar hakkında edinilen bilgiyi
yeter görürse veya itiraz sadece hukuki noktalara ilişkin ise veya itiraz
olunan karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise işin esası
hakkında karar verir. Aksi halde gerekli inceleme ve tahkikatı kendisi
yaparak esas hakkında yeniden karar verir. (Ek cümle: 3622-5.4.1990) Ancak,
ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan itirazı haklı bulduğu
veya davaya görevsiz hakim tarafından bakılmış
olması hallerinde kararı bozmakla birlikte dosyayı geri gönderir, bölge
idare mahkemesinin bu kararları kesindir.” denilmiş;
14. maddesinde de dilekçe üzerine
yapılan ilk inceleme aşamasında Danıştay’da daire başkanının görevlendireceği
bir tetkik hakiminin, idare ve vergi
mahkemelerinde ise mahkeme başkanı veya görevlendireceği bir üye tarafından
öncelikle görev ve yetki yönünden inceleme yapılacağı hükme bağlanmıştır.
Bu düzenlemeler gözetildiğinde;
Olayda, Muğla İdare
Mahkemesi’nce davanın görev yönünden reddi yolunda verilen kararın, adı
geçen mahkemenin ilk inceleme üzerine verdiği bir karar olduğu ve bu karara
yapılan itirazın Aydın Bölge İdare Mahkemesi’nce haklı bulunması halinde
söz konusu kararın bozulması, aksi halde onanarak dosyanın Muğla İdare
Mahkemesi’ne geri gönderilmesi, işin esası hakkında karar verilmemesi
gerekmektedir.
Bu duruma göre itiraz başvurusuna konu
kuralların Anayasaya uygun ya da aykırı bulunmasının Bölge idare
mahkemesince verilecek kararın sonucuna etkili olamayacağı nedeniyle iptale
ilişkin itiraz başvurusunun mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddi
gerekeceğinden çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Üye
Ahmet
AKYALÇIN
KARŞI OY
1- Esas : 2007/115, Karar:
2009/80 sayılı karara karşıoy
5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun, (1)
fıkrasının itiraz konusu (a) bendine ilişkin kuralın da yer aldığı 3.
maddesinde,
“(1) Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı
kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması
halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para
cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün
fiiller hakkında, uygulanır”
denilmektedir.
İtiraz konusu kuralda, idari yaptırım kararlarına
karşı başvurulacak yargı yerinin belirlenmesinde izlenmesi gereken yöntem
açıklanmıştır. Buna göre, yargı yerinin belirlenmesine ilişkin diğer
kanunlarda aksine bir hüküm bulunmaması halinde Kabahatler Kanununda yer
alan hükümler uygulanarak yargı yeri saptanacaktır.
5326 sayılı Kabahatler
Kanunu’nun 27. maddesinin (8) numaralı fıkrasında ise “İdarî
yaptırım kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak
idarî yargının görev alanına giren kararların da verilmiş olması halinde;
idarî yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddiaları bu işlemin
iptali talebiyle birlikte idarî yargı merciinde görülür” denilmektedir.
Hükümde, idari yaptırım kararlarına karşı idari
yargı mercilerine başvurabilmek için gerekli olan koşullar gösterilmiştir.
Buna göre, idari yargının yetkili yargı mercii olabilmesi için, idari
işlemle yaptırım kararlarının birlikte dava konusu edilmesi gerekmektedir.
Somut olay ise alkollü araç kullandığı gerekçesiyle
sürücü belgesinin altı ay süre ile geri alınmasına ve trafik para cezasına
ilişkindir. İtiraz başvurusundan, yalnızca trafik para cezasının iptali
için açılmış bir dava bulunduğu halde, sürücü belgesinin geri alınmasına
ilişkin işlemin iptali için açılmış bir davanın varlığı saptanamamıştır. Kabahatler Kanunu’nun 27. maddesinin (8)
numaralı fıkrası uyarınca, idari yargının yetkili yargı mercii
olabilmesi için, yaptırım kararına esas idari işlem ile yaptırım kararının
birlikte dava konusu edilmesi gerekmektedir. Oysa,
trafik para cezası yaptırımı ile sürücü belgesinin geri alınmasına ilişkin
işlemin birlikte dava edildiği hususu anlaşılamamaktadır. Bu durumda, idari
yargı merciini yetkili kılan 27. maddenin (8) numaralı fıkrasındaki hükmün
olayda uygulanma yeri bulunmamaktadır. Bu nedenle başvuruda bulunan idari
yargı merciinin davayı görme ve dolayısıyla da itiraz konusu kuralları
uygulama yetkisi bulunmamaktadır.
Bu nedenle başvurunun yetkisizlik nedeniyle reddi
gerektiğinden esasın incelenmesi yönündeki çoğunluk kararına katılmadım.
2- Esas : 2007/79,
Karar : 2009/78 sayılı karara karşıoy
Dava tarihinde yürürlükte olan, 5326 sayılı
Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesi ile değiştirilen 3.
maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde, idari yaptırım kararlarına
karşı diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde bu Kanun’un, kanun
yoluna ilişkin hükümlerinin uygulanacağı, 27. maddesinin (1) numaralı
fıkrasında ise İdari para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin
idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden
itibaren en geç on beş gün içinde sulh ceza mahkemesine başvurulabileceği
öngörülmektedir.
Uyuşmazlık konusu idari para cezanın dayanağını
oluşturan İmar Kanunu’nun “ceza hükümleri” başlıklı 42. maddesinde de
ruhsat alınmadan veya ruhsat veya eklerine veya imar mevzuatına aykırı
olarak yapılan yapının yapı sahibine ve müteahhidine para cezası verileceği
belirtilmiş, ancak, anılan Kanun’da bu para cezasına ilişkin “itiraz
yolu” ya da “itiraz yeri” gösterilmemiştir.
İtiraz başvurusunda bulunan İzmir İdare Mahkemesi,
salt imar para cezasına ilişkin olarak açılan davada, İmar Kanunu’nda kanun yoluna ilişkin bir
düzenleme bulunmadığı için 5326 sayılı Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi
uyarınca görevli yargı yerinin adli yargı içindeki sulh ceza mahkemesi olduğunu saptayarak görevsizlik kararı
verecektir. Dolaysıyla Mahkeme, anılan maddenin (1) numaralı fıkrasının
iptal isteminde bulunulan (a) bendini, Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı
Kanun’un 28. maddelerinde belirtilen şekilde bu dava sebebiyle uygulamış
olacaktır.
Bu nedenle 5326 sayılı Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinin,
davada uygulanacak kural olarak esasının incelenmesi gerekirken, başvurunun
yetkisizlikten reddedilmesine ilişkin çoğunluk kararına katılmadım.
Üye
Mehmet
ERTEN
KARŞIOY
GEREKÇESİ
1. Sayın Mehmet ERTEN’in 2007/79 ve 2007/115 esas sayılı dava dosyalarının
ilk inceleme kararlarına ilişkin karşıoy
gerekçelerine katılıyorum.
2. Kabahatler Kanunu’nun 27. maddesine 5560 sayılı
Yasa ile eklenen itiraz konusu (8) numaralı fıkrada “İdari yaptırım
kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari
yargının görev alanına giren kararların da verilmiş olması halinde; idari
yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddiaları bu işlemin iptali
talebiyle birlikte idari yargı merciinde görülür.” denilmiş, madde
gerekçesinde de bu düzenleme ile Kabahatler Kanunu’nun ortaya çıkardığı
bağlantı sorununa çözüm getirildiği belirtilmiştir.
İtiraz konusu kuralda, bu kapsamdaki idari yaptırım
kararlarında görevli yargı yerinin kesin olarak belirlenmediği ve bunun
davacının iradesine bırakıldığı anlaşılmaktadır. İdari yaptırım kararının
yanı sıra bu kapsamda başka idari işlem de tesis edilmiş ise ilgili yalnız
idari yaptırıma karşı dava açarsa adli yargı, idari yaptırım ile diğer
idari işleme karşı dava açarsa adli yargı görevli olacaktır. Yargılama
usulünde görevin kamu düzenine ilişkin olması nedeniyle, bu konudaki
kuralların yasayla kesin olarak düzenlenmesi gerekir. Davacının iradesine
bağlı olarak yargı yeri değişemez.
Öte yandan, Kabahatler Kanunu kapsamındaki bir
idari yaptırım için dava açma süresi 15 gün iken, bu kapsamda tesis edilen
idari işleme karşı idari yargıda dava açma süresinin 60 gün olduğu
gözetildiğinde, ilgilinin 15 gün
içinde idari yaptırım kararına karşı adli yargıda dava açması halinde, sulh
ceza mahkemesi görevli iken, daha sonra bu kapsamda tesis edilmiş idari
işlemle ilgili dava açılınca görevi sona erecektir. Sulh ceza mahkemesi hakiminin
böyle bir davanın varlığını tespit edebilmesi her zaman mümkün olmayacak ve
sonuçta aynı eylem nedeniyle iki farklı yargı kolunda iki ayrı dava
görülmüş olacaktır.
Açıklanan nedenlerle, fıkrada belirtilen ikili
işlemlerdeki görevli mahkemenin yasada kesin biçimde düzenlenmemesi hukuki
karmaşa yaratacak nitelikte olduğundan itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.
maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırıdır. Kuralın iptali gerektiği
düşüncesinde olduğum için aksi yöndeki çoğunluk kararına katılmadım.
Üye
A.
Necmi ÖZLER
YÖNTEMDE
AYRIŞIK OY
İncelenen bu dosyada birleşme
nedeniyle yer alan, 2007/115 esas sayılı davada ilk inceleme aşamasında
verilen 5326 sayılı Yasa’nın itiraz konusu 3. maddesinin 1/a bendine
ilişkin yetkisizlikten red kararına ait ayrışık
oy:
Görülen itiraz başvurusuna neden olan imar para
cezasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davalarda İdare Mahkemesi
öncelikle idari yaptırım kararlarının niteliğini, idari yaptırımlara karşı
temel olarak adli yargıyı görevli kılan 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun
hükümlerine bakacaktır. İdari yaptırım yanında başka bir işlem olup olmadığı
dava konusu edilip edilmediği, edilmediyse görev konusu idari yargı yerinin
diğer önceliklerini oluşturacaktır. Ayrıca Yasa’nın 27. maddesinin (8) nolu fıkrasının davada uygulanacak olduğunun kabulü,
imar para cezasının Yasa’nın 3. maddesinin (1) nolu
fıkrası (a) bendi ile ilinti kurulduğunu göstermektedir.
Bu nedenle mahkemenin uygulayacağı kurallar
arasında yer aldığı açık olan Yasa’nın (1) numaralı fıkrasının (a) bendiyle
ilgili yetkisizlikten ret kararına katılmıyorum.
Üye
Şevket
APALAK
AZLIK OYU
I- Genel Yaklaşım
Yürütme organının ve ona bağlı idare örgütünün
üstün yetkilerle donatılması, kamu gücünü etkinlikle kullanması, Devletin
yönetsel uğraşlarında özel hukuk dışında kamu hukuku kurallarının
uygulanması ve yönetsel işlem ve eylemlerin adli yargı dışında özel bir
yargı yerinin denetimine bağlı tutulmasıyla idari rejim ortaya çıkmaktadır.
Böylece yönetimler tek yanlı olarak irade sergileyebilmekte ve gene
kendileri bu irade yansımalarını uygulayarak yaşama geçirebilmektedir.
İdari rejimin tarihsel ve felsefi kaynağında, idarenin adli yargı yerlerine
bağlı tutulmaması düşüncesi ve gerekçesi yer alır. Kamu gücünün
kullanılmasıyla yürütülecek kamu hizmeti ve bunun içinde ve yanında kendini
gösteren kolluk görevlerinin içerdiği özellikler ile uygulamacılarda
aranacak uzmanlıklar idari uğraşın üzerinde durulması gereken
niteliklerindendir. Değinilen idari rejim kamu gücü ve ayrı yargı yeri
yanında, uyuşmazlık mahkemesiyle bütünlenir. Yönetsel ilkelerle uzmanlaşan
ve yönetimlerin yapı ve gereksinimini yakından izleyen bir yargı sistemi ve
uyuşmazlık mahkemesi idari rejimin vazgeçilemez gereğidir.
Anayasa başlangıç metninde kuvvetler ayrımından
belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılması olarak söz etmiş, 6.
maddesinde hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasa’dan almayan bir
Devlet yetkisini kullanamayacağını belirtmiş, 8. maddesinde yürütmeyi yetki
ve görev olarak tanımlarken Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından
yerine getirileceğine değinmiş, 38. maddesinde idarenin kişi hürriyetini
kısıtlayacak müeyyide uygulayamayacağını öngörmüştür. Bunlar yanında devletin gözetimine veya
değerlendirmesine bırakılan eğitim, kamulaştırma, sağlık, sosyal güvenlik,
kamu hizmetine girme gibi haklar ilgili maddelerde düzenlenmiştir. Anayasa
123., 126. ve 127. maddelerinde ise merkezi ve
yerinden yönetim idareleriyle ilgili kurallara yer vermiş, 128. ve 129.
maddelerinde kamu hizmetlerini yürütecek memur, kamu görevlileri ve
bunların sorumluluklarına ilişkin ilkeleri geliştirmiştir.
Bu kurallarla Anayasa’nın yukarda sözü edilen idari
rejimle ilgili temel yaklaşımları ördüğünde kuşku yoktur. Kamu
idareleri, kamu kurumları yerel
yönetimler ve bu yerlerde kamu gücünü kullanacak memur ve kamu görevlileriyle
idare hukuku ilkelerine dayalı ve idari uğraşla sınırlı tavırlar, tutumlar
sergilenecek, bunlar idari işlem, eylem ve sözleşmeler olarak
somutlaşacaktır. İdari işlemlerin kapsayıcı ve ilkelleştirici yerleşik
tanımı tüm idari istenç yansımalarının da yol göstericisidir. Sözgelimi
yönetsel birimlerin idare hukuku ilkelerine dayalı ve idari uğraş alanında
tek yanlı olarak ve kamu gücü kullanarak gerçekleştirdikleri idari işlemler
bu öğeleri taşıyan tüm yönetsel irade açıklamalarının tanımı olacaktır.
Yönetsel birimlerce ve idare hukukunun egemen olduğu idari faaliyetlerle
ilgili idari cezalar da bu kapsam içinde yer alır. İdari yaptırım içeren
yönetsel cezalar idari faaliyetin sağlıklı bir biçimde yürütülmesi ve
böylece kamu hizmetinin amaçladığı kamu yararının gerçekleşmesini sağlama
yönünde işlevsel özellikler içeren, idari amaç ve faaliyete ilişkin destek
işlemlerdir. İdari cezaların var olmaması halinde, idari önlemlere
uyulmayacak, idari işlemler yetkin anlamda uygulanamayacak, kamu hizmetinin
ve kamu yararının gerçekleşmesi güçleşecektir. Bunun idari işlemlerdeki disipliner ve tutarlı akışı etkisizleştireceği açıktır.
Bu bakımdan, idari cezalar da diğer idari işlemler gibi idare hukuku
ilkelerine dayanır ve kimi zaman başka bir idari işleme koşut bir gelişim
izler.
Gerek öğreti ve gerekse uygulama bu yönde yaklaşım
göstermektedir. Bir idare hukuku kuralına aykırılığın idari cezaya neden
olacağı, idari cezaların idari kurallara doğal bağlılığının bulunduğu ve
öznel işlem niteliği taşıdıkları yolundaki yaklaşımlar Anayasa Mahkemesi
kararlarında da karşılığını bulmuş, idarenin kamu gücü kullandığı ve kamu
hukuku alanına giren işlemlerinde para cezası ve yaptırıma bakılarak bir
ayrım yapılamayacağı sonucuna ulaşılmıştır.
Öte yandan idari işlemlerin yargısal denetiminin
hukuk devletinin bir gereği olduğunda kuşku yoktur. Gerçekten de Anayasa
125. maddesinde “idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu
açıktır.” ilkesini öncelikle vurgulamıştır. 155. maddesiyle de Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi’nin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların
yargı denetimini yapan mahkeme olduğunu öngörmüştür. 155. maddenin doğal
çıkarımı idari işlem ve eylemlerin yargı yolunun idari yargı yerleri
olduğudur. Anayasa’nın Danıştay’ı düzenleyen 155. maddesi ile hâkim ve
savcıların adli ve idari yargı hâkim ve savcıları olarak görev yapacağını
öngören 140. maddesi ise Anayasa’nın adli ve idari yargı olarak iki ayrı
yargı yolu öngördüğünün belirgin hukuksal dayanaklarıdır.
Belirtilen bu olgu ve tablo, idari cezaların idare
hukuku ilkeleri karşısında idari işlem niteliğinde olduğu ve diğer yönetsel
işlemlerden ayrılmaksızın idari yargı denetimine bağlı tutulmaları
gerektiğini anayasal zorunluluk olarak yansıtmaktadır.
II- Kuralların İrdelenmesi
5326 sayılı Kabahatlar
Kanunu’nun
1- 2. ve 16/2 maddeleri yönünden:
Yasa’nın 2. maddesi kanunun karşılığında idari
yaptırım uygulanmasını öngördüğü haksızlığın kabahat olduğu, 16. maddesinin
birinci fıkrasında idari yaptırımların idari para cezası ve idari
tedbirlerden oluştuğu belirtilmiş, birinci fıkrasında ise idari tedbirler
mülkiyetin kamuya geçirilmesi ve ilgili kanunlarda yer alan diğer tedbirler
şeklinde açıklanmıştır.
Anayasa’nın 2. maddesinde vurgulanan hukuk devleti
yasaların belirgin, öngörülebilir ve tutarlı bir akış içermesini de
kapsamaktadır. Gene Anayasa’nın 38. maddesinin suç ve cezanın yasallığını
öngören ilkelerinden anlaşılan yasaların önce suçu belirleyeceği daha sonra
cezayı düzenleyeceğidir. Buna karşın iptal istemine konu 2. madde kabahatin
tanımında yaptırımdan hareketle suça ulaşmaktadır. Kabahat için seçilen ve
hareketi kapsayan kavram ise haksızlıktır. Kabahat ve haksızlık
kavramlarının, birlikte oluşturdukları metni belirsizliğe götürmeleri
yanında, aynı işlevselliği taşıdıkları da anlaşılmaktadır. Kabahatin
açılımını yapan kanunilik ilkesi başlıklı 4. maddenin birinci fıkrasında
kabahat konusu eylemler kanunlar dışında çerçeve yasaya bağlı olarak,
idarenin genel ve düzenleyici işlemlerine de bırakılmaktadır. Bu kural 2.
maddeyle birlikte ele alındığında suç ve cezanın yasallığı ilkesinin, kimi
eylemlerin belirlenmesinde düzenleyici işlemlere de olanak tanınarak
aşıldığı ortaya çıkmaktadır.
2. maddenin söz ettiği yaptırım kavramına Yasa’nın
16. maddesiyle de bakılması zorunludur. Çünkü 16. madde, idari para
cezasından başka idari tedbirler olarak belirttiği yaptırımların mülkiyetin
kamuya geçirilmesi ve ilgili kanunlarda yer alan diğer tedbirler olduğunu
söylemektedir. Bu bağlamda Yasa’nın 18. maddesine göre kabahat konusu veya
sonucu olarak elde edilen eşyanın mülkiyeti kamuya geçmektedir. Kamuya
geçme eşyanın mülkiyetinin kamu kurum ve kuruluşuna ya da devlete geçmesi
şeklinde gerçekleşecektir.
Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkının kamu
yararı amacıyla kanunla sınırlanabileceğini belirtmekte ve 46. maddesinde
kamulaştırmaya olanak verirken, taşınır mallar yönünden 119. ve 121.
maddelerinde olağanüstü hal durumlarında 15. maddeyle sınırlı olarak rekizisyon (İstimval)
yolundan söz etmektedir. Ayrıca Anayasa 38. maddesinde genel müsadere cezası
verilemez derken, maddenin ve fıkranın düzenlediği konularla amaçsal
yorumlanmasında müsadere ile yargı yerini gösterdiği anlaşılmaktadır.
Maddenin, idareden söz eden başka
fıkrasının varlığı, ceza ile ilgili bir el koymanın idarenin görevine
verilmediği yorumuna ayrı bir olanaktır.
Belirlenen anayasal kurallar karşısında, idari
kararla mülkiyetin el değiştirmesine yönelik düzenleme Anayasa’nın 35., 38. ve 46. maddelerine aykırıdır. Maddedeki diğer
tedbirler kavramı ise belirsiz ve kapsayıcı bir niteliktedir. İdare
hukukunda tedbir niteliği taşımayan idari işlem bulmak güçtür. İdarelerce
yürütülen kamu hizmeti ve kolluk görevleri idari yapının korunması ve
işlevlerinin gerçekleştirilmesine yönelik önlemlerden oluşur. Bu bağlamda
kavramın etkinliğinin idare hukukunun tüm alanlarını kapsayacağı açıktır.
Kamu gücü kullanılarak yapılan idari işlemler ilgilisi birey özelinden
çıkarak kurulu idari düzeni koruma, tutarlı bir şekilde sürdürme işlevini
de gündemine alır. İdari tedbirlerin uygulanmasında ortaya çıkacak görünüme
bakarak ceza nitelemesi yapmak ve idari yargı denetimi dışına çıkarma
sonucuna ulaşmak idari rejimle bağdaşmaz. Bu bakımdan kavramın içerdiği
belirsizlikler de Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletiyle
bağdaşmamaktadır.
1) 3/1-a Maddesi Yönünden:
Yukarda genel yaklaşım bölümünde açıklanan idari
işlem, yaptırımlar ve doğal yargı yoluna ilişkin görüşler bu madde yönünden
esas alınacak öncelikli metinlerdir. Bunlar yanında konuya bakıldığında:
Anayasa’nın 125. maddesi idarenin her türlü eylem
ve işlemine yargı yolunu açarken, idari yargının bu işlem ve eylemlerin
doğal yargısı olduğunu da ilgili maddelerindeki yaklaşımlarla öngörmüştür. Yasaların
ayrıca idari yargıyı görevli göstermesine gerek yoktur. Yasalar görev
belirtmeseler bile idari işlem, sözleşme ve eylemlere karşı idari yargıda
dava açılabileceğinde duraksama duyulamaz. Kimi zaman anayasal dizgeye
uygunluğu tartışma konusu olabilecek bir şekilde idari yargının görevindeki
konunun başka yargı yerinin görev alanına alınması veya idari yargı sistemi
içinde genel görevli idare mahkemesi dışında başka bir yerin
görevlendirilmesinde gerek ve zorunluluk görüldüğünde ancak ilgili yasada
bu yolda vurgu yapılması yoluna gidilmektedir. Aykırı bir durumun temel bir
norma dönüştürülmesi Anayasa’nın yargı kollarıyla ilgili yapısına yönelik
açık bir çelişkinin varlığını göstermektedir.
Anayasa Mahkemesi yerleşik kararlarıyla yargı
kollarıyla ilgili ayrıma vurgu yapmış ve 1.3.2006 günlü ve 2006/35 sayılı
kararıyla Kabahatler Kanunu özelinde bu yaklaşımını yinelemiştir. Bu
yaklaşımla birlikte idari mahkemelerin il ve ilçe düzeyinde tam
yaygınlaşmamış olması ve yargılama yöntemlerinin farklılığı gibi nedenlerle
ivedi karar oluşumunun gecikmesi olasılığından çıkılarak varılan hak arama
özgürlüğünün kolaylaştırılması düşüncesinin, anayasal yargı yerleri
ayrımının gözden uzak tutulmasına etken olmaması gerektiği de ayrı bir
konudur.
Bu bakımdan, ilgili yasalarda idari yargı yerinin
görevli kılınması koşulunu getiren ve böylece idari işlem olduğu açık olan
idari yaptırımların doğal yargı yerinin değiştirilmesi sonucunu veren kural
Anayasa’nın 125., 153., 155. ve 158. maddelerine
aykırı olmaktadır.
Öte yandan, fıkrada sözü edilen, idari yaptırıma
karşı yapılan başvurularla ilgili “kanun yolu” kavramının hukuksal
irdelemesi de zorunlu olmaktadır. Ceza yargısında uygulanan 5271 sayılı
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 260. ve izleyen maddelerinde kanun yolunu
kavramı hâkim ve mahkeme kararlarına yapılacak itiraz, istinaf ve temyiz
gibi olağan, kanun yararına bozma,
yargılamanın yenilenmesi gibi olağanüstü kanun yolları olarak
açıklanmaktadır. Bu bakımdan idari yaptırım kararlarına karşı kanun
yollarının öngörülmesiyle amaçlananın yeni bir dava açılması mı, yoksa
verilen bir yargı kararına karşı başvuru mu olduğu konusunda sözel olarak
belirsizlik izlenmektedir. Yasa’nın başka maddelerinde düzenlenen başvuru
yolları bu fıkrayı ortadan kaldırmadığı gibi usul hukuku yönünden
çelişkinin de ayrı bir göstergesini oluşturmaktadır. Kural bu biçimiyle
Anayasa’nın değinilen maddelerinin somutlaşmasında belirlenen aykırılığı
desteklemektedir.
2) 27/8. Madde Yönünden:
Kural, idari yaptırım kararı yanında idari yargının
görev alanına giren başka bir işlemin varlığı halinde, idari yaptırımlara
karşı bu işlemle birlikte idari yargıda iptal davası açılabileceğini
öngörmektedir.
Kuralın bu niteliği apaçık bir şekilde, idari
yaptırım kararının aslında idari işlem olduğunu ve yargı yerinin idari
yargı olması gerekliliğini vurgulamaktadır. Başka bir anlatımla yaptırımın
yanında başka bir işlem olduğunda,
yargı yerinin değişmesi, yaptırım kararının doğal niteliğine ilişkin
Yasa’nın yaklaşımını etkilemekte ve yaptırımın belirlenmesine egemen olan
ceza bakışına ilişkin önceki maddelerin öngörülerinden ayrılmaktadır. Kaldı
ki bir işlem eğer idari nitelikteyse yanında başka bir idari karar olmadan
da idaridir. İşlemlerin yakınlarında başka işlemler arayarak, adli ceza
mahkemelerinin bakacağı uyuşmazlık olup olmadığı yönünde ölçütler
geliştirmek, gerek ceza ve gerekse idare hukuku ile yargı yerlerinin
nesnelliğe, belirliliğe ve tutarlılığa dayanan ilkesel yaklaşımlarıyla
bağdaşmaz.
Öte yandan, görevli idari yargı yerlerinin ve dava
sürelerinin olası farklılıkları idari işlemlere karşı birlikte ve aynı
yargı yerinde iptal davası açılmasında çelişki ve belirsizlik oluşturacak
diğer olgulardır.
Bu bakımdan,
idare hukuku ilkelerine göre alınan idari yaptırım kararlarına karşı
yargı yerini başka bir idari işlemin varlığına veya birlikte dava
açılmasına bağlamak ve böylece yargı yerlerinin görevlerinde duraksamalara
neden olmak Anayasa’nın 2., 125., 140., 155., 157. ve 158. maddelerine aykırıdır.
Sonuç:
İlgili bölümlerde açıklanan nedenlerle 5326 sayılı
Yasa’nın 2. ve 3. maddesinin (1) nolu fıkrasının
(a) bendi, 16. maddesinin (2) nolu fıkrası ve 27.
maddesinin sekizinci fıkrasının iptali gerekeceği oyuyla karara karşıyım.
Üye
Şevket
APALAK
KARŞIOY
Anayasa’nın 125.,
140. ve 155. maddeleri ile, adlî ve idarî yargı ayrılığı kabul edilmiştir.
Bu ayrımın doğal sonucu olarak idarenin kamu gücü kullandığı ve kamu hukuku alanına giren idari işlemlerin
denetimi, kural olarak idarî yargı yerlerine ait bulunmaktadır. Söz konusu
idari işlemlerin denetiminin idari yargı yerlerince yapılabilmesi, bu yönde bir düzenlemenin
varlığına bağlı bulunmamakta, bu yönde bir düzenleme olmasa da yargı yerlerince dava konusu işlemin niteliği
gözetilerek “idari işlem”
niteliğindeki işlemlerden doğan uyuşmazlıklar idari yargı yerlerince çözümlenmektedir.
Anayasa’da yer
alan düzenlemelere bağlı olarak idarî yargının görev alanına giren bir
uyuşmazlığın çözümünde adlî yargının görevlendirilmesi konusunda yasa koyucunun
geniş takdir hakkının bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Bu konuda verilen
Anayasa Mahkemesi kararları incelendiğinde, idarî yargının denetimine bağlı olması gereken idarî
bir uyuşmazlığın çözümünün, ancak haklı bir neden ve kamu yararının bulunması halinde istisnai olarak yasa
koyucu tarafından adlî yargıya
bırakılabileceğinin kabul edildiği görülmektedir.
5326 sayılı
Kabahatler Kanunu’nun 3. maddesinde, “Bu Kanunun genel hükümleri diğer
kanunlardaki kabahatler hakkında da uygulanır” denilmek
suretiyle, tüm idari para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin
idari yaptırım kararlarına karşı Yasa’nın 27. maddesinde belirtilen sulh ceza
mahkemeleri görevli kılınmıştır.
Yasa’nın
3. maddesinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması
üzerine, Mahkeme’nin 1.3.2006 günlü, E:2005/108, K:2006/35 sayılı
kararıyla; idari yaptırım konusu eylemlerin niteliği gözetilerek idare
hukukundan çok ceza hukukunu ilgilendiren eylemler için verilen idari para
cezalarına karşı yapılacak başvurularda adli yargının görevli olmasının
doğal olduğu belirtildikten sonra “Ancak, idare hukuku
esaslarına göre tesis edilen bir idari işlemin, sadece para cezası yaptırımı içermesine
bakılarak denetiminin idari yargı alanından çıkarılarak adli yargıya
bırakılması olanaklı değildir” denilmek suretiyle idare hukuku
esaslarına göre tesis edilen idari yaptırımların denetiminin mutlak suretle idari
yargıya ait olduğu vurgulanarak yalnızca yaptırımın türünden hareketle ve
idari yargının denetimine tabi tutulması gereken alanlar gözetilmeden
düzenleme yapılmasının, Anayasa’nın 125. ve 155. maddelerine aykırı olduğu
da belirtilmiş ve itiraz konusu kural iptal edilmiştir.
Kabahatler Kanunu’nun
3. maddesi, Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararından sonra yasa koyucu
tarafından 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilmiş ve
Kabahatler Kanunu’nun “idari
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde” uygulanacağı
öngörülmüştür.
Kabahatler
Kanunu’nun 5560 sayılı Yasa ile değiştirilen 3. maddesinde yer alan söz
konusu kuralın Anayasa’ya uygunluk denetiminde, aynı konuda Anayasa
Mahkemesi’nce daha önce verilen kararın gözetilmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Anayasa’nın 153.
maddesinin son fıkrasında, “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî
Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını,
idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar” hükmü yer
almaktadır.
Anayasa’nın 153.
maddesi ile, başta yasama organı olmak üzere, Anayasa’da sayılan
organ, kuruluş ve kişiler yönünden Anayasa Mahkemesi kararlarına uyma
ve bu kararlara aykırı davranmama yükümlülüğü getirilmiştir. Bu bağlılık, Anayasa Mahkemesi’nin
Anayasa’ya aykırı bularak iptal ettiği bir kuralın aynısının ya da değişik ifadelerle benzerinin yasalaştırılmamasını,
o konuda aynı içerik ve nitelikle yeni bir yasa çıkarılmamasını da gerekli
kılar. Yasama organı, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından sonra
aynı konuda yeni bir yasa yaparken Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesinde gösterilen iptal nedenlerini dikkate
almalıdır. Anayasa Mahkemesi
kararlarıyla bağlılık, özellikle yasama organı yönünden, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarındaki iptal
gerekçesiyle de bağlılığı içerir. Çünkü kararlar; gerekçeleriyle, genel
olarak yasama işlemlerini değerlendirme ölçütlerini içerirler ve Yasama Organının etkinliklerini yönlendirme
işlevi de görürler. Bu yüzden Yasama Organı, yasa çıkarırken iptal edilen yasalara ilişkin kararların
sonuçları ile birlikte gerekçelerini de gözönünde
bulundurmak zorundadır.
Bir yasa kuralının
Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasına aykırılığından söz edilebilmesi
için, iptal edilen önceki kuralla içerik yönünden “aynı” ya da “benzeri” olup olmadığının
incelenmesi gerekmektedir. Benzerlik, iptal edilen yasa ile yeniden
çıkarılan yasanın sözcüğü sözcüğüne aynı olmasını gerektirmez. Sözcükler
ayrı da olsa iptal edilen yasalarla aynı doğrultu, içerik ya da nitelikte
yeni yasa çıkarılmaması gerekir. Aksine
bir anlayış, 153. maddenin son fıkrasındaki kuralı anlamsız ve
uygulanmaz kılar. Sözcüklerde farklılıklar olsa bile ikinci yasanın aynı amaç doğrultusunda Anayasa Mahkemesi kararına
karşın onu etkisiz kılmak amacıyla çıkarıldığının
saptanması, aranan koşulun gerçekleşmiş sayılması için yeterlidir. Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilerek
Anayasa’ya aykırılığı belirlenen bir hükümle aynı ya da özdeş nitelikte olan bir başka kuralın yasalaştırılarak
Anayasa Mahkemesi kararının
etkisiz duruma düşürülmesi, kuşkusuz, Anayasa’nın 153. maddesinin ağır ihlâli anlamına gelir.
Anayasa
Mahkemesi’nin geçmiş tarihli kararlarında da, içerik olarak daha önce iptal
edilen düzenlemeler ile bire bir aynı olmasa da daha önce verilen iptal kararları
gerekçelerine uyulmaksızın benzer düzenlemeler yapılmasının, Anayasa
Mahkemesi kararının etkisiz kılınması olarak değerlendirildiği ve
Anayasa’nın 153. maddesindeki Anayasa Mahkemesi kararlarının
bağlayıcılığı ilkesine aykırı bulunduğu belirtilmelidir. T.C.
Emekli Sandığı ile ilgilendirilen TBMM Üyeleri ile dışarıdan atanan
bakanların emeklilik keseneğine esas aylıklarına uygulanacak ek göstergenin
belirlenmesine ilişkin yasal düzenlemenin,
Anayasa Mahkemesi’nce daha önce iptal edilen yasal düzenlemelerle aynı
içerikte olduğunun saptanması üzerine Anayasa’nın 153. maddesine aykırı bulunarak iptali
yolunda verilen 27.5.1999 günlü, E:1998/58, K.1999/19 sayılı karar ile Bakanlar Kurulu’na kanun hükmünde kararname
çıkarma yetkisi veren bir yetki
yasasının iptal edilmesinden sonra iptal kararı gerekçelerinin dikkate alınmaksızın çıkarılan bir başka yetki
yasası hakkında Anayasa’nın 153. maddesi
uyarınca verilen 16.9.1993 günlü, E.1993/26, K.1993/28 sayılı iptal kararı,
Anayasa Mahkemesi’nin konuya ilişkin verdiği kararlara örnek olarak gösterilebilir.
Bu
bağlamda, Anayasa Mahkemesi’nin konuya ilişkin 1.3.2006 tarihli kararı
incelendiğinde, Anayasa Mahkemesi’nce, kabahat konusu eylemlerin
niteliğinin gözetilerek idare hukukundan çok ceza hukukunu ilgilendiren
eylemlerde adli yargının görevli olmasının doğal olduğunun ifade edildikten
sonra, idare hukuku esaslarına göre tesis edilen bir idari işlemin
denetiminin, sadece yaptırımının para cezası içermesine bakılarak idari yargı
alanından çıkarılarak adli yargıya bırakılmasının olanaklı
olmadığının belirtildiği anlaşılmaktadır.
Mahkeme kararı açık olup, idare hukuku
esaslarına göre tesis edilen idari yaptırımlar
arasında bir ayrım yapılmaksızın söz konusu idari işlemlerin denetiminin idari yargı yerlerine ait olduğu
belirtilmiştir. İtiraz konusu Yasa kuralı ise idare hukukuna göre tesis edilen idari yaptırımlar
arasında bir ayrıma giderek, bu idari yaptırımlara karşı başvurulacak kanun yolu bakımından Kabahatler
Kanunu’nda yer alan hükmün aksine
bir yasa hükmünün bulunması halinde ilgili hükmün uygulanmasını, aksi takdirde Kabahatler Kanunu
hükümlerinin uygulanmasını öngörmektedir.
Başka bir
deyişle, idare hukukuna göre tesis edilen bir idari yaptırıma karşı başvurulacak kanun
yolunun özel olarak ilgili kanunda düzenlenmemiş olması halinde, bu yaptırımlara
karşı açılacak davalarda sulh ceza mahkemeleri yetkili kılınmış bulunmaktadır. Oysa, Anayasa Mahkemesi kararında idare hukukuna göre
tesis edilen idari yaptırımlar yönünden böyle bir ayrıma olanak sağlayan bir
gerekçeye yer verilmediği gibi, idare hukukuna göre tesis edilen idari
yaptırımların tamamı yönünden bu işlemlerin denetiminin idari yargı
alanından çıkarılarak adli yargıya bırakılmasının olanaklı olmadığı
belirtilmiştir.
İdari
yaptırımların denetiminin idari yargı yerlerince yapılmasını belirli bir koşula bağlayan ve
istisnai olarak öngören itiraz konusu kural, belirtilen niteliği nedeniyle
Anayasa Mahkemesi’nin 1.3.2006 günlü, E:2005/108, K:2006/35 sayılı kararına ve
dolayısıyla Anayasa’nın 153. maddesine açıkça aykırıdır. Bu nedenle iptali gerekir.
Öte yandan,
Anayasa’nın 153. maddesinin yanı sıra 125. ve 155. maddeleri yönünden yapılan
değerlendirmeler bakımından da çoğunluk kararına katılmak olanaklı değildir. Yukarıda da ifade
edildiği gibi idari yaptırım öngörülen kanunlarda bu yaptırımlara karşı başvurulacak yargı yerinin gösterilmesi
zorunlu olmadığı gibi buna gerek
de bulunmamaktadır. Görevli yargı yerinin belirlenmesinde, bugüne kadar geçerli
olan uygulamayı, dava konusu işlemin niteliğinin gözetilmesi oluşturmakta
ve idari işlemlere karşı açılan davalar
Anayasa’nın 125. ve 155. maddeleri gereğince idari yargı yerlerinde
görülmektedir.
İtiraz konusu
kuralla, idari yaptırımların denetiminin idari yargı yerlerince yapılabilmesi, bu
yönde yasalarda özel bir düzenleme yapılmış olması şartına bağlanarak kural
olarak idari yargı yerlerine ait olan idari işlemlerden doğan uyuşmazlıkların
çözümü, kural olarak adli yargı yerine bırakılmıştır. İdare hukukuna göre tesis edilmiş
olan idari yaptırımların denetiminin adli yargı yerlerince yapılabilmesinin
haklı gerekçesi olarak kabul edilen, sulh ceza mahkemelerinin idare mahkemelerine
oranla daha yaygın olması hususu, tüm idari işlemlerin kural olarak adli yargı yerlerince
denetlenebilmesine yol açabilecek nitelik taşımaktadır. İdari uyuşmazlıklarda idari yargı yerlerinin
istisnai olarak görevli olması sonucunu doğuran bu düzenleme, Anayasa’nın 125. ve 155.
maddelerine de açıkça aykırılık taşımaktadır.
Belirtilen
nedenlerle Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Yasa ile değiştirilen 3.
maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinin iptali gerektiği görüşüyle
çoğunluk kararına katılmıyorum.
Üye
Serruh KALELİ
KARŞIOY GEREKÇESİ
30.03.2006 günlü 5326 Sayılı Kabahatler
Kanunu’nun;
1- 06.12.2006 günlü 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesi ile
değiştirilen 3. maddesinin 1 numaralı fıkrasının (a) bendinin incelenmesi;
Kuralda “Bu Kanunun idari yaptırım
kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine
hüküm bulunmaması halinde uygulanır.” denilmektedir. Buna göre idari
yaptırım kararlarına karşı açılacak davaların idari yargıda görülebilmesi
için söz konusu idari yaptırım kararına ilişkin olarak yasada itiraz
merciinin idari yargı yeri olduğunun açıkça gösterilmesi gerekmektedir.
Anayasa’nın 9. maddesinde, yargı
yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı, 125.
maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık
olduğu, 140. maddesinde hakimler ve savcıların
adli ve idari yargı hakim ve savcıları olarak görev yapacakları, 155.
maddesinde Danıştay’ın idari mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir
idari yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii
olduğu Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi
olarak bakacağı belirtilmektedir.
Söz konusu kurallarda belirtildiği
gibi, Anayasa’da idari ve adli yargı ayrılığının kabul edildiği açıktır. Bu
ayırım uyarınca idarenin kamu gücünü kullanarak kamu hukuku esaslarına göre
tesis ettiği işlemleri ile eylemleri idari yargı, özel hukuk alanına giren
işlemleri ise adli yargı denetimine tabi olacaktır.
Bu durumda idari eylem ve işlemler
konusunda genel yetkili yargı yerinin idari yargı olduğu açık olup idari
yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının
görevlendirilmesi konusunda yasakoyucunun takdir
hakkı bulunmamaktadır. Nitekim, Anayasa’nın 155.
maddesinde, “Kanunun başka bir idari yargı merciine bırakmadığı” denilerek,
yasakoyucuya verilen takdir yetkisi idari yargı
yerini belirlemekle sınırlandırılmıştır.
İtiraz konusu kural ise idari işlemlere
karşı açılacak davaların idari yargıda görülmesini bu konuda yasal bir
düzenlemenin bulunması koşuluna bağlamakta olup, buna göre adli yargının
genel, idari yargının ise özel yetkili olması sonucunu doğurduğundan
Anayasa’nın 125. ve 155. maddelerine aykırıdır.
2- 06.12.2006 günlü 5560 sayılı Yasa’nın 34. maddesi ile 27.
maddesine eklenen 8 numaralı fıkranın incelenmesi;
Kuralda, “İdari yaptırım kararının
verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev
alanına giren kararların da verilmiş olması halinde; idari yaptırım
kararına ilişkin hukuka aykırılık iddiaları bu işlemin iptali talebiyle
birlikte idari yargı merciinde görülür.” denilmektedir. Buna göre idari
yaptırım kararlarına göre açılacak davaların, bu konuda genel yetkili olan
idari yargıda görülebilmesi aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının
görev alanına giren kararların da verilmiş olması şartına bağlanmaktadır.
Yasa’nın 3.
maddesinin 1 numaralı fıkrasının (a) bendi ile ilgili açıklamada ayrıntılı
olarak belirtildiği üzere, idarenin kamu gücüne dayanarak kamu hukuku
esaslarına göre tesis ettiği idari yaptırım kararlarına karşı açılacak
davaların idari yargı yerlerinde görülebilmesinin bazı koşulların
gerçekleşmesine bağlı tutulması, belirtilen işlemlerde Anayasa’ya göre genel
yetkili olan idari yargıyı istisnai durumlarda başvurulabilecek bir yargı
yolu haline getirmektedir.
Bu durumda; Anayasa’nın 125. ve 155.
maddelerine göre idari yargı yerlerinin çözümlemekle görevli olduğu
uyuşmazlıkların belli koşullara bağlanması, Anayasa’nın anılan maddelerine
açık aykırılık oluşturmaktadır.
Açıklanan nedenle 5326 sayılı Yasa’nın
5560 sayılı Yasa ile değişik 3. maddesinin 1 numaralı fıkrasının (a) bendi
ile 27. maddesine eklenen 8 numaralı fıkranın iptali gerektiği düşüncesi
ile çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Üye
Zehra
Ayla PERKTAŞ
|